Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir kuşun kırk iki yıllık bakışı

“İşte böyle savrulurken, bir keresinde küçük bir kuş çıktı Ziya’nın karşısına. Seyrek yapraklı, zayıfça bir dalın üstündeydi bu kuş; etrafında kopan onca gürültüye patırtıya rağmen, hiç kımıldamadan öylece duruyordu. Sessizlikten yontulmuş, yontulduktan sonra da orada unutulmuş tüylü bir heykel gibiydi neredeyse. O kadar ki, başını çevirip ağaçların arasından kendisine doğru yaklaşan ayak seslerine bile baktığı yoktu. Bu yüzden Ziya olduğu yerde kalakaldı onu görünce. Kuşun sükûneti derin bir taşa dönüştü de gelip aniden ayağına takıldı sanki. Takılınca da yürüyemedi artık, topuklarına kadar yükselen otların üstünde durdu ve sesini soluğunu keserek şaşkın gözlerle kuşa doğru baktı. O gün orada gördüğü şey, öteki kuşlara benzemeyen bu birkaç dirhemlik yaratığın sükûnetiydi sadece. Gözleriyle birlikte kalbini kamaştıran ve onu oracıkta durduran şey de buydu. Kuşun çıplak ve nazlı bir dalgınlıktan ibaret olduğunu kırk iki yıl sonra, başka bir canlıya bakarken fark edecekti aslında. Fark e...

Nelere gülebiliriz? Kimleri eleştirebiliriz? - Mizahın Etiği, Eleştirinin Sınırları

Pınar Fidan'ın sosyal medyada kitlesel bir saldırıya maruz kaldığı günden beridir bir şeyler yazmak istiyordum ama bir türlü yolunu ve formülünü bulamamıştım. Bir yandan da toplu hezeyanların bitmediği ülkemiz başka vakalar üzerinden konuyu tekrar ve tekrar hatırlatmaktan geri durmadı. Biraz kafamı toplayıp içime dert olan ve birbirine temas eden iki konuya dair kafamdaki soruları ve düşünceleri yazıya dökmeye karar verdim. Bahsettiğim bu iki konuyu mizahın etiği ve eleştirinin sınırları olarak tanımlayabilirim. Öncelikle olay gününe geri dönmek ve kendi açımdan seyrini anlatmak istiyorum. Twitter’da Pınar Fidan’ın şovundan kesilen videoyla karşılaşmam birçok insanın aksine övgü ve destek dolu birkaç paylaşım vesilesiyle oldu. Sosyal medyada da takip ettiğim bazı tanıdıklarım Fidan’ın paylaşılan videosundaki mizahı çok zekice, cesur ve yenilikçi bulmuşlardı. O esnada saldırıya geçmiş gruptan kimseyi takip etmediğim için ilk izlenimim bence sakil ve özentili bir mizah yapan bir k...

Vasatlaşmanın sistematiği 3 - Kanaatler toplumu

Bir önceki yazıda  günümüzde kurumlara ve toplumsal işleyişe egemen olan mutabakat ilkesinin sinema ve kültür alanında süregiden vasatlaşma ikliminde nasıl bir rolü olduğuna dair düşüncelerimi paylaşmıştım. Bu yazıda ise, bugünkü toplumsal yapıya dair ikinci bir eleştirel bakış açısının, 'kanaatler toplumu' kavramının yardımıyla açmak istediğim tartışmaları biraz daha genişletmek istiyorum. Ama tabii ki öncelikle bunu biraz daha net tanımlamak iyi olur. Bu yazıya da ilham veren ve bu kavramı teorik incelemesinin merkezine yerleştiren Ulus Baker'in 'kanaatler toplumu'na dair kapsamlı eleştirilerini özetlemek maalesef pek de mümkün değil. Yine de bir önceki yazıda giriş niteliğinde yaptığım tanımlamayı biraz daha somutlaştırmaya çalışayım. Kanaat kendine has ya da hakikatli bir düşünüşün ifadesi değil de hazır olarak edinilmiş bir yargının, basitleştirilmiş ve nüanslardan arındırılmış, basma kalıp bir görüşün ifadesi olarak tanımlanabilir. Latince kökenli 'opinion...

Punk, Arabesk, batan dünyalar ve uçuşan tozlar

Bir süredir müzik üzerine bir şeyler yazmak için fırsat kolluyordum. Çünkü 2019 yılı, uzun süredir Türkiye'de üretilen müziklerle ilgili genel yargımın (veya belki de önyargımın) olumsuzdan olumluya döndüğü bir yıl oldu. Bu da bende bu heyecanlandıran karşılaşmaları ve düşünceleri paylaşma isteği uyandırıyor. Bu yılın müzik açısından iyi bir yıl oluşu tabii ki çok öznel bir değerledirme, önceki yıllarda müzik üretimlerini yeterince iyi takip edememiş de olabilirim (büyük ihtimalle durum bu). Fakat gözlemleyebildiğim kadarıyla son yıllarda Türkiye'deki alternatif müzik piyasasını egemenliği altına alan Neo-romantik akımın biraz gerilemiş olması ve onlardan açılan boşluk sayesinde görünür olma şansı artan farklı müzikal yaklaşımların 2019'da bolca ürün vermiş olması beni bir hayli mutlu etti. Uzun süredir bu kadar "yerli" müzik dinlediğim bir yıl olmamıştı. Neler dinlediğimi bir noktada ayrıca paylaşmayı istiyorum fakat bu yazı bu yıl yayınlanan albümlerden özellikl...

Vasatlaşmanın sistematiği 2 - Mutabakat ilkesi

Bir önceki yazıda  girizgah yaptığım, sinema üretimine dair daha güncel ve pratik eleştiriler içeren yazılara geçmeden önce, bugünün toplumsal yapısına egemen olduğunu düşündüğüm mekanizmalar ve onların sinema alanına yansımaları hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Bu ve arkasından yazmayı düşündüğüm birkaç yazı, içinde bulunduğumuz dönemin kültür sanat üretimini de etkisi altına alan mekanizmalarını daha çok teorik açıdan ele alma denemesi olacak. Bunlardan ilki ve bu yazının konusu konsensüs (ya da mutabakat) pratiğinin egemenliği. Kanaat birliği diye de ifade edebileceğimiz bu durum aslında herkesin kanıksadığı ve genel olarak eleştiriden muaf tutulan, günümüz toplumuna içkin, hatta demokrasi fikriyle denk görülen mekanizmalardan biri. Konsensüs kelimesi Latince kökenine bakarsak 'birlikte hissetmek' kalıbından geliyor ve aynı duyguda olma, uzlaşma anlamını taşıyor. Ama Türkçe'de 'uzlaşı'dansa 'mutabakat' kelimesi, günlük kullanımdaki anlamıyl...

Vasatlaşmanın sistematiği 1 - Durum tespiti

Oldukça iddialı bir başlık olduğunun ve bunun hakkını vermenin kolay olmayacağının farkındayım ama yine de elimden geleni yapacağım. Bu ve arkasından gelecek olan yazılardan oluşacak bir dizi paylaşım daha geniş biçimlerde tartışılması ve kolektif olarak üzerine kafa yorulması gerektiğini düşündüğüm meselelere dair önermeler ve fikirler ortaya atma girişimi olacak. Temel olarak, yakından ve içeriden bildiğim bir alan olan sinema üretiminin işleyişini esas alacağım ama aslında burada bahsetmek istediğim konuların başka sanatsal ve kültürel üretim alanlarındaki sorunlarla da örtüşen tarafları olduğunu düşünüyorum. Hatta bu meseleleri başka üretim pratiklerinden gelen arkadaşlarla tartışmak bence çok önemli. Umarım böyle bir diyalog da mümkün olur. Uzunca bir süredir ve Türkiye'yi de aşan küresel bir durum olarak kültür ve sanat alanındaki vasatlaşmadan bahsediliyor. Bunda otoriterleşen ve genel olarak sağcılaşan siyasi alanın etkisi yadsınamaz. Fakat burada, görünür yüzeyin ötesi...

Yorumlar ve geri dönüşler üzerine birkaç küçük not

Pazar günü paylaştığım "Hiper-etkileşimlilik çağında sinemanın ve eleştirinin sefaleti" başlıklı yazıya, gelen tepkilere ve bunların bende yarattığı düşüncelere dair birkaç şey söylemek istiyorum. Öncelikle yazının kendilerinde de yazma arzusunu tetiklediğini söyleyen, farklı üretim alanlarından çok sayıda insan oldu. Bu gerçekten çok sevindirici bir sonuç benim açımdan. Umarım bu arzular kısa erimli kalmaz ve benzer yazılar güncel sanat, müzik, akademi, siber aktivizm, medya alanlarında da daha çok paylaşılır hale gelir. En azından, bu isteklerini benimle paylaşan arkadaşlarımı yazmaları konusunda motive etmek önümüzdeki günlerdeki gündemlerimden biri olacak. Diğer taraftan twitter üzerinden gelen, oldukça kafa açıcı ve meselenin farklı boyutlarına değinen sorgulamalar, kişisel deneyim paylaşımları oldu. Bunlardan birkaçına burada değinmek ve o arkadaşlarımın da katkısıyla bir önceki yazıda ortaya atmaya çalıştığım fikirleri bir nebze daha açmak ve mümkün olursa somutlaş...